Sessiz ve sinsi bir yangını haber veriyorum size. Görünmez bir depremin enkazını resmediyorum. Nefeslerimizle harladığımız, hece hece alevlendirdiğimiz bir yangını körüklüyoruz ağzımızda. Dilimizin her kı

ırtısında ürkütücü fay hatlarını tetikleyen zelzeleler büyütüyoruz odalarımızda. Sevaphanemizi yakıyoruz dilimizle. İyiliklerimizi yerle bir ediyoruz dudağımızla. Kendi duruluğumuzu bulandırdığımız, kardeşlerimizi küçük düşürdüğümüz, doğrularımızı eğrilttiğimiz, yüzümüzü de sözümüzü de ikileştirdiğimiz fiskos bombaları döşüyoruz ağzımıza, aramıza, yuvamıza, sokağımıza
Bir insan inandığını söylediğinde, kendisini Allahla ilişkilendirir. Bir insan mümin olduğunu beyan ettiğinde, artık Allahla yaşamaktadır. Onu kendine Vekil edinmiştir. Onu kendine Velî edinmiştir. Mümin, Allahın kulu olarak tanımlamıştır kendini. Öyle yaşar, öyle bilir ve öyle bilinsin ister. Vekili Allah olan ise dokunulmazdır. Velîsi Allah olana dil uzatılmaz. Kendine Allahın kulu olarak markalayan, o kutlu markanın ardındadır, onun kalitesi üzerine laf edilmez.
Allahın kulunun hataları olabilir elbette. Ama o kulun Allahı, hatasından dönmesi için sabreder, dönüşünü bekler. Bir başkası, Allaha kul olanın hatasını görür görmez onu cezalandırmaya kalkamaz, sırlarını yağmalayamaz. O zaman kendini Allahın önüne koymuş olur. [Bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun ayıbını hemen yüzüne vurmaz, başkalarına ilan etmez. Bildiklerini hemen herkese her fırsatta söylemez. Halîm olarak bekler. Tevvâb olarak, dönmesi için mühlet verir. Settâr olarak kusurlarını gizler. Bir başkası araya girip, Allahın gizlediğini açığa vurma hakkına sahip değildir. Bir başka kul, acele edip Allahın kulunun o kusurdan asla dönmeyeceğini varsayarak, Allahın kulunu o kusura indirgeyemez. Bir başkası, iyilikleri de olan, hatadan dönmesi de iyilik sayılan Allahın kulunu hep kötülükten ibaretmiş gibi etiketleyemez. Bir başkası, Allahın hatasından dönmesi için beklediği, kusurlarını gizlemek için sustuğu kulunun hatırını hiçe sayı

, o kula ceza kesemez, konuşmaya kalkamaz. O zaman da kendini Allahın ve Resûlünün önüne koymuş olur [Yine bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun hatalarını affedeceğini beyan eder. Hem de severek affeder. Affettiği için sitem bile etmez kuluna. Affettiğini hatırlatmaz bile kuluna. Bağışladığına, bağışladığını bile unutturacak denli nezaket ve anlayış sahibidir O. Hem de O, kulunun kusurunu bilmesiyle yaşadığı mahcubiyeti, kusursuzlukla kapılabileceği gururdan daha sevimli bulur. Hem de O, kulunun pişmanlığıyla döktüğü gözyaşını günahsızlığı sebebiyle kendini beğenmesinden daha makbul bilir.
Allahın kusurunu af ve bağışı için vesile eylediği kulunu kimse, affedilmez ve iflah olmaz ilan edemez. Allahın hatasıyla da sevdiği, hatta (tövbesine vesile olduğu için) hatası için sevdiği kulunu hiç kimse sevimsiz bulamaz. Yoksa, kendini Allahın Resûlünün önüne koymuş olur. [Daha dikkatlice bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, mümin kulunu dokunulmaz ilan etmiştir. [İnanmıyorsanız bir daha okuyun: Münafikûnun 8. Ayetini: İzzet, Allaha, Resûlüne ve müminlere aittir.] Mümin olmak şerefli olmak için yetiyor. Ek bir şart koymuyor Rabbimiz. Onurumuz Allaha ve Resûlüne göre yaşama çabasından besleniyor demek ki.. Allahın ve Onun elçisinin garantörlüğü altındaymış müminin olarak dokunulmazlığımız. Allahın dokunulmaz kıldığına dokunan yanar! [Bir de Hucûrat 2ye bakalım: yoksa yapı

ettikleriniz boşa gider, sevaplarınız yanar!]
Bir insanın, gıyabında da onurunun korunduğu, olmadığı yerde de saygı gördüğü, işitmediği kapı arkalarında da hatırının sayıldığı biricik medeniyetin mensupları olarak, gıybetsizliğe davet ediyorum sizi. Gıybet Gönülsüzlüğüne Etlerimiz gibi sözlerimiz de İslamî usulle kesilmiş olsun istemez miyiz? İçkinin olduğu kadar gıybetin de damlasını ağzıma değdirmedim diyebilmeyi istemez miyiz?
(*) gıybetin y/aktığı dudaklardan k/özlü sözler /senai demirci